Yanlış Teşhisin Bedeli: FDP Berlin’in Söylem Krizi ve Seçmen Kaybının Anatomisi

FDP Berlin’in 2026 seçim programı, şehrin sorunlarını “fazla devlet ve fazla ideoloji” teşhisi üzerinden okuyor. Ancak kira, eğitim, kapasite yetersizliği ve ayrımcılık gibi günlük sorunlara yeterince temas etmeyen bu yaklaşım, parti ile seçmen arasındaki mesafeyi daha da büyütüyor.

Yanlış Teşhisin Bedeli: FDP Berlin’in Söylem Krizi ve Seçmen Kaybının Anatomisi
Berlin sokaklarındaki seçim afişleri arasında FDP’nin Türkçe “Berlin temiz olsun” sloganı dikkat çekiyor. Goto:Mustafa Ekşi

Barajın Altındaki Parti

20 Eylül 2026’da Berlin eyalet meclisi için sandık başına gidiliyor. FDP için bu seçim, art arda ikinci kez yüzde beş barajının altında kalma riskini taşıyor. 2023 tekrar seçiminde parti yüzde 4,6’da kalmış ve tüm koltuklarını kaybetmişti. Mayıs 2026 anketlerinde de tablo değişmedi: parti yüzde 3 ile 4 arasında sıkışmış durumda. Bu arka plan önemli, çünkü bir parti iki seçim üst üste parlamentoya girememekle karşı karşıyayken bile söylemini keskinleştirmek yerine soyutlaştırmaya devam ediyorsa, sorun slogan değil teşhis sorunudur.

Bu makale, FDP Berlin’in 2026 seçim programını, kampanya sloganlarını ve kamuya açık verileri bir dış gözlemcinin perspektifinden incelemektedir. Ortaya konan tespitler bir parti içi muhasebe ya da rakip partilerin söylemi değil, Berlin’de yaşayan, bu şehrin sorunlarını günlük hayatında deneyimleyen ve seçimi yakından izleyen birinin analizidir. Amaç bir partiyi yargılamak değil, söylem ile gerçeklik arasındaki mesafeyi ölçmektir.

Sloganlar: Ne Söylüyor, Ne Söylemiyor?

FDP’nin 2026 kampanyasında öne çıkan başlıklar şunlar: eğitimde “Gutes Deutsch” (İyi Almanca), genel motto olarak “So wie immer macht’s nicht besser” (Her zamanki gibi daha iyi olmaz) ve “Hauptstadt der genutzten Chancen werden” (Kullanılmış fırsatların başkenti olmak). Wahlprogramm’ın eğitim bölümünde sürekli tekrarlanan bir karşıtlık kurgusu var: “Qualität statt Ideologie, Leistungsbereitschaft statt Gleichmacherei” yani ideoloji yerine kalite, eşitlikçilik yerine performans.

Bunları diğer partilerin aynı dönemdeki sloganlarıyla karşılaştırın. SPD ve rakipleri doğrudan günlük yaşamın somut sürtünme noktalarını hedef alıyor: “Spielplatz ohne Spritze” (Şırıngasız oyun alanı), “Grundschule ohne Handy” (Cep telefonsuz ilkokul), inşaat alanlarının yıllarca sürmesine dair şikayetler. Bunlar kaba olabilir ama bir Berlinlinin sokakta, parkta, okul kapısında karşılaştığı somut bir şeye işaret ediyor.

FDP’nin dili ise hep bir kademe yukarıda kalıyor. Kira değil “yatırım iklimi”, kreş yeri kıtlığı değil “personel kalitesi”, okulda kalabalık sınıflar değil “ideoloji karşıtı müfredat” konuşuluyor. Berlin’in gerçek gündemi 2026’da hâlâ aynı: kira artışı, kreş ve okul kapasitesi, göçmen kökenli ailelerin çocuklarının okul sistemine erişimi, güvenlik algısı. Hem Almanya kökenli hem göçmen kökenli seçmen bu üç dört başlıkta sıkışmış durumda. FDP bu başlıklara değinmiyor değil, ama hep dolaylı bir bağ üzerinden değiniyor: önce bürokrasiyi çöz, sonra ekonomi büyür, sonra belki konut sorunu hafifler. Bu zincir teorik olarak tutarsız değil, hatta kısmen doğru bile olabilir. Ama seçmen üç adım ötedeki bir vaadi değil, bugünün somut sıkıntısına cevap arıyor.

İlgili Haber
AfD’nin Yükselişine Farklı Bakış: Hesabı Sorulmayan Kararlar

Parti Programı: Altı Alan, Tek Şablon

110 sayfalık program metnine girince “ortak payda” tezi tahmin edilenden daha güçlü çıkıyor. Eğitim, ekonomi, konut, bütçe, ulaşım ve yönetim: altı ana bölümün hepsi aynı tek cümlelik teşhisi tekrarlıyor. Sorun fazla devlet ve fazla ideoloji, çözüm ise piyasa, özel girişim ve bireysel performans.

Eğitimde bu, Startchancenkonto adlı bir modelle somutlaşıyor: ailelerin yılda 3.000 avroya kadar vergi avantajlı bir yatırım hesabı açabilmesi ve devletin tek seferlik katkı sunması öneriliyor. Kreş yeri kıtlığına cevap doğrudan kapasite artışı değil, orta vadede bireysel sermaye birikimi. Ekonomide aynı mantık “Frei-Kiez” adlı bir bölgeye taşınıyor: Tempelhofer Feld’in bir kısmında asgari ücret ve çalışma kanunundan muaf, Londra Docklands’ı örnek alan bir özel ekonomik bölge öneriliyor. Konutta kamulaştırma ve kira tavanı kesin bir dille reddediliyor, çözüm olarak arsa satışı ve piyasa fiyatlı ihale gösteriliyor. Bütçede sosyal harcama oranı ve kamu istihdamı kişi başına “aşırı büyük” olarak tanımlanıyor. Yönetimde ilçe belediye başkanlığı makamı tamamen kaldırılıp yerine teknokratik bir dijitalleşme sorumlusu öneriliyor.

Bu altı bölüm birbirinden bağımsız yazılmış gibi durmuyor, aynı şablonun farklı alanlara uygulanmış hali gibi duruyor: önce mevcut durumu “ideolojik saplantı” olarak damgala, sonra çözümü deregülasyon ve özelleştirme olarak sun. Bunun kendisi ilginç bir çelişki taşıyor. Program “Qualität statt Ideologie” derken kendi ideolojisini, yani piyasa liberalizmini, ideoloji dışı bir zemin gibi sunuyor. Oysa bu da bir ideolojik çerçeve, sadece FDP seçmenine tanıdık geldiği için görünmez hale geliyor.

Programda ayrıca kısa vadeli seçmen kaygısıyla bağı zayıf büyük başlıklar var: EXPO 2035 başvurusunun öncelikli hale getirilmesi, Berlin-Brandenburg birleşmesi için bölgesel birlik kurulması, ulaşımda teleferik ve manyetik raylı sistemler. Bunların hiçbiri kötü fikir değil, ama seçim kampanyasının merkezine konduğunda, kira ve kreş yeri bekleyen bir seçmenin gözünde partiyi somut sorunlardan uzaklaştıran bir vitrin haline geliyor.

Terminolojik Asimetri: Şiddetin Dini Var mı?

25 Temmuz 2026’da Berlin CSD’sine (Christopher Street Day) yönelik bir saldırı gerçekleşti. Bir kişi hayatını kaybetti, 29 kişi yaralandı. Henüz soruşturma tamamlanmadan, aynı gün “islamistischer Terror” ifadesi manşetlere oturdu. Federal FDP Başkanlık Divanı birkaç gün içinde “İslamizm, özgürlüğümüz için merkezi tehdit” ifadesini içeren özel bir karar yayımladı. Sonraki soruşturmada saldırganın telefonunda IŞİD’e biat videosu bulundu, yani bağlantı gerçekti. Ama sıralama yanlıştı: önce etiket kondu, sonra kanıt geldi.

Burada asıl soru şu: bu terminoloji neden tek yönlü işliyor? Norveç’te Breivik 77 kişiyi öldürdüğünde “Hristiyan terörü” kavramı ana akım söyleme girmedi. Yeni Zelanda Christchurch’te camilere saldırıda 51 Müslüman öldürüldüğünde “beyaz Hristiyan terörü” denmedi. Almanya’da NSU yıllarca göçmenleri hedef aldığında “Hristiyan seri cinayetleri” ifadesi kullanılmadı, “aşırı sağ terör” dendi. Ama aynı tür şiddet bir Müslüman tarafından gerçekleştirildiğinde din hemen etiketin içine giriyor. Aynı standart uygulanmıyor.

“Islamismus” ile “Islam” kelimesi aynı kökten geliyor ve sokaktaki insan bu ayrımı her zaman yapmıyor. Bu terminolojik asimetri politik sonuçlar doğuruyor, çünkü bir dinin tamamını sürekli şiddetle yan yana konumlandırıyor. Oysa “Islam” kelimesi etimolojik olarak s-l-m kökünden gelir, “selam” ile aynı kök, teslim olma ve barış anlamlarını taşır. Bir terör örgütünün eylemlerini 1,8 milyar insanın dinine mal etmek, hem mantıksal hem siyasi olarak hatalıdır.

Programdaki Çifte Standart: Kimin Acısı Görünür?

FDP’nin Berlin programında belirli bir topluluk için ayrı bir koruma bölümü var: anıt ziyaretlerinin zorunlu kılınması, uluslararası bir antisemitizm tanımının kabul edilmesi, boykot hareketlerine yakın grupların finansal desteklenmesinin reddedilmesi. Bu koruma paketinin tarihsel bir gerekçesi var ve Almanya’nın geçmişinden kaynaklanan özel bir sorumluluk taşıyor. Bu sorumluluğu tartışmak bu makalenin amacı değil.

Ama aynı programda başka toplulukların günlük hayatta karşılaştığı sorunlara karşı benzer bir koruma paketi yok. Sadece 2022’nin ilk çeyreğinde Almanya genelinde 83 İslam karşıtı suç kaydedilmiş, bunlardan 8’i ibadet yerlerine saldırıydı. Bu rakamlar Berlin, Baden-Württemberg ve Bavyera’dan geliyor. Sorun gerçek, ama programda karşılığı yok. Parti “Religionsfreiheit und weltanschauliche Neutralität” (din özgürlüğü ve dünya görüşü tarafsızlığı) ilkesini programına yazıyor, ama pratikte bu tarafsızlık tek yönlü işliyor.

Eğer bir parti kendini “özgürlükçü” ve “herkese eşit mesafede” olarak tanımlıyorsa, bir topluluğun korunmasını detaylandırırken diğerinin sorunlarını görmezden gelmesi, kendi ilkesiyle çelişir. Berlin’de Neukölln’den Wedding’e kadar yüz binlerce Müslüman yaşıyor. Bunların günlük ayrımcılık deneyimleri, ibadet yerlerinin güvenliği, okullarda başörtüsü tartışmaları, istihdam piyasasındaki isim ayrımcılığı: bunların hiçbiri programda yer almıyor. Bu, bilinçli bir tercih olabilir ya da bir kör nokta olabilir, ama her iki durumda da seçmen nezdinde aynı sonucu doğuruyor: FDP beni görmüyor.

Radikalleşmenin Kaynağı Din mi, Jeopolitik mi?

CSD saldırganı 21 yaşında bir gençti. Holokost Anıtı saldırganı 19 yaşında Suriyeli bir sığınmacıydı, yani bir savaştan kaçmış biriydi. Radikalleşme vakum ortamında oluşmuyor. Irak işgali sonrası oluşan güç boşluğu, Suriye iç savaşı, bu bölgelere akan silahlar, sivil ölümler: bunların hepsi radikalleşmenin zeminini hazırlıyor. Bir savaştan kaçmış birinin, o savaşın yarattığı travma ve radikalleşme döngüsüyle tekrar şiddete yönelmesi, dinin değil koşulların ürünüdür. Terör örgütleri dini araç olarak kullanıyor, din terörün kaynağı değil.

Ortadoğu’daki çatışmalarda on binlerce sivil hayatını kaybediyor. Hastaneler, okullar, mülteci kampları bombalanıyor. Bu kayıplar Alman siyasi söyleminde benzer bir aciliyet ve koruma refleksi uyandırmıyor. “İnsan hakları” kavramı evrensel olduğunu iddia ediyor ama pratikte coğrafyaya ve kimliğe göre farklı yoğunluklarda uygulanıyor. Aynı çatışmalar, göç dalgalarını tetikliyor. Sonra aynı ülkeler göçün sonuçlarını yönetmeye çalışırken, göçü yaratan koşulları, silah ihracatını, bölgesel müdahaleleri, barış süreçlerinin yokluğunu tartışmıyor.

FDP programında göç “kontrol edilmesi gereken bir akış” olarak çerçeveleniyor, ama bu akışı yaratan koşullar hiç ele alınmıyor. Tabii bu bir eyalet programı ve dış politika federal yetki alanında, ama barış, çatışma çözümü veya sivil koruma gibi kavramlara en küçük bir referans bile yok. Bu sessizlik de bir pozisyondur.

Yüzeysel Kapsayıcılık: Türkçe Plakat, Almanca Dışlama

İlginç bir çelişki daha var. FDP Berlin bu seçimde Türkçe plakat asmış, bir adayı Türkçe slogan kullanmış. Junge Freiheit gazetesi bunu “Alman seçmenleri küstürmek” olarak yorumladı. Yani FDP bir yandan göçmen kökenli seçmene ulaşmaya çalışıyor, ama öte yandan programın içeriği o seçmenin somut sorunlarını (ayrımcılık, eşit muamele, ibadet özgürlüğünün korunması) kapsamıyor. Bu bir tür yüzeysel kapsayıcılık: dil olarak “sizi görüyoruz” mesajı veriyor, içerik olarak ise görmüyor. Seçmen bu farkı hissediyor ve oy vermeyerek karşılık veriyor.

Möllemann’dan Bugüne: Yapısal Bir Sorun

Sorunun kökenini sadece Möllemann dönemine bağlamak hikayeyi fazla düzleştirir. Möllemann’ın 2002’deki tartışmalı kampanyası partiye ciddi bir imaj darbesi vurdu. Möllemann Mart 2003’te partiden ayrıldı, Haziran 2003’te bir paraşüt kazasında hayatını kaybetti. Ama bu skandala rağmen FDP düz bir düşüş yaşamadı, tam tersi oldu: 1998’de yüzde 6,2 olan oy oranı, skandalın tam ortasındaki 2002 seçiminde yüzde 7,4’e çıktı. 2005’te yüzde 9,8’e yükseldi. Westerwelle liderliğinde 2009’da yüzde 14,6 ile tarihinin en güçlü sonucunu aldı. Yani Möllemann krizi partiyi dört yıl içinde yıkmak yerine, Westerwelle’in karizmasıyla ikiye katlanmasının önüne geçemedi.

Ama 2009 zirvesinin ardından gelen çöküş, FDP’nin yapısal kırılganlığını çıplak gözle gösterdi. 2013’te parti yüzde 4,8 ile barajın altına düştü ve 1949’dan beri ilk kez Bundestag’ın dışında kaldı. Bu çöküşün sebepleri bir zincir oluşturuyordu: birincisi, FDP 2009’da büyük vergi indirimi vaatleriyle seçime girmişti ama koalisyon ortağı CDU/CSU ile bu vaatlerin hiçbirini gerçekleştiremedi, seçmen dört yıl boyunca somut bir sonuç göremedi. İkincisi, parti yıllarca tek boyutlu bir kimlik kurmuştu, kendini “vergi indirimi partisi” olarak konumlandırmıştı ama bu tek konu dışında seçmene ne söylediği anlaşılmıyordu. Üçüncüsü, seçimden hemen önceki haftalarda FDP “bize verilen oy aslında Merkel’e verilen oydur” argümanını kullandı, bu da kendi ayakları üzerinde duramayan, koalisyon ortağının gölgesine sığınan bir parti imajı yarattı. Dördüncüsü, dört yıl boyunca hükümette Merkel tüm başarıları kendine çekerken başarısızlıklar FDP’ye yüklendi, parti koalisyonda kendi profilini koruyamadı. Ve beşincisi, 2009’daki zirve büyük ölçüde Westerwelle’in kişisel performansına bağlıydı; Westerwelle dışişleri bakanı olduktan sonra yıprandı, 2011’de parti başkanlığını Rösler’e bıraktı, Rösler ise kamuoyunda aynı çekim gücünü yaratamadı.

Lindner ile 2017’de yüzde 10,7 ile toparlanma geldi, ama 2025’te aynı senaryo tekrar etti: Ampel koalisyonunda FDP’nin sürekli engelleme stratejisi, Lindner’in Schuldenbremse ısrarı ve planlı koalisyon çıkışını ortaya koyan “D-Day kağıtları” skandalı ile parti yüzde 4,3’e düşüp tarihinin en kötü sonucunu aldı. Mayıs 2026’da parti genel başkanlığını Kubicki, Strack-Zimmermann’a karşı kazandı.

Bu tablo aslında daha derin bir yapısal sorunu gösteriyor: FDP’nin başarısı hep tek bir liderin kişisel karizmasına bağlı kalıyor, kalıcı ve kurumsal bir seçmen tabanı inşa edilemiyor. Genscher, Westerwelle, Lindner dönemlerinde parti yükseliyor, o isim sahneden çekilince ya da koalisyonda yıprandığında sert biçimde çöküyor. Seçmen partiye değil lidere oy veriyor, lider gidince oy da gidiyor. Berlin’de de benzer bir örüntü var: 2016’da Czaja ile yüzde 6,7’ye çıkan parti, 2023’te aynı isimle yüzde 4,6’ya geriledi. 2026’da Czaja partiden ayrılmış durumda. Hem federal hem eyalet düzeyinde aynı döngü: karizmatik liderle yükseliş, vaatlerin tutulamaması, seçmenin hayal kırıklığı, çöküş, yeni lider, yeni yükseliş, yeni çöküş.

Gerilimi Kim Üretiyor?

Neukölln’de veya Wedding’de yan yana yaşayan insanlar, kökenlerine bakılmaksızın, genellikle günlük hayatta birbirleriyle büyük sorun yaşamıyor. Aynı bakkaldan alışveriş yapıyorlar, aynı parkta oturuyorlar, çocukları aynı okula gidiyor. Gerilim aşağıdan, halktan değil, yukarıdan geliyor: siyasi söylemlerle, medya çerçevelemesiyle ve siyasi araçsallaştırmayla üretiliyor. Her saldırı sonrası başlayan “Islamismus bekämpfen” kampanyaları, sokaktaki komşuluk ilişkisini zehirliyor, çünkü bir dinin adını şiddetle yan yana koyan her slogan, o dine mensup insanların günlük hayatını biraz daha zorlaştırıyor.

FDP’nin “Islamismus bekämpfen” sloganı da bu mekanizmanın bir parçası. Parti bunu bilinçli mi yapıyor yoksa terminolojik dikkatsizlikten mi, tartışılabilir. Ama sonuç aynı: göçmen kökenli seçmen bu söylemi duyduğunda kendini hedef alınmış hissediyor ve FDP’ye oy vermemekle karşılık veriyor.

Program Değişikliğinin Gerekliliği: Tıpta Olduğu Gibi Siyasette de

Tıpta bir ilke vardır: teşhis yanlışsa tedavi de yanlış olur. Aynı ilke siyaset için de geçerli. FDP Berlin’in mevcut programı, şehrin sorunlarını tek bir merceğin arkasından okuyor (fazla devlet, fazla ideoloji) ve her alana aynı reçeteyi yazıyor (daha az regülasyon, daha çok piyasa). Bu teşhis Berlin’in bazı sorunlarına (yavaş bürokrasi, dijitalleşme eksikliği) gerçekten uyuyor. Ama kreş kapasitesi, öğretmen açığı, kira krizi, günlük ayrımcılık gibi sorunlara uymuyor. Ve program, bu uyumsuzluğu görmek yerine her şeyi kendi çerçevesine sığdırmaya çalışıyor.

Eğer FDP Berlin gerçekten barajı aşmak istiyorsa, program değişikliği kozmetik düzeyde kalamaz. Birkaç yapısal düzeltme gerekiyor:

Birincisi: eşit koruma ilkesi. Programda belirli bir topluluk için ayrıntılı bir koruma bölümü varken, Berlin’deki diğer toplulukların (Müslümanlar, Roman toplulukları, sığınmacılar) karşılaştığı ayrımcılık ve şiddete karşı benzer bir koruma çerçevesi yok. “Religionsfreiheit” ilkesi programda yazılı ama tek yönlü uygulanıyor. Parti, ibadet yerlerine yönelik saldırıları, istihdam piyasasındaki isim ayrımcılığını, okullarda kıyafet yasakları üzerinden yaratılan dışlanma mekanizmalarını da programına almalı. Bir topluluğun korunmasını detaylandırırken diğerini görmezden gelmek, “eşit mesafe” iddiasını boşaltıyor.

İkincisi: terminolojik dikkat. “Islamismus bekämpfen” sloganı, bir dinin adını şiddetle yan yana koyuyor ve sokaktaki insan bu ayrımı yapmıyor. Parti, terörü ve radikalleşmeyi din etiketinden bağımsız bir terminolojiyle ele almalı. “Extremismus und Radikalisierung bekämpfen” ifadesi aynı güvenlik kaygısını karşılar, ama 1,8 milyar insanın dinini damgalamaz. Bu sadece bir sözcük tercihi değil, seçmen nezdinde partinin kime düşman kime dost olduğunu belirleyen bir sinyal.

Üçüncüsü: göçün nedenlerini görmek. Program göçü “kontrol edilmesi gereken bir akış” olarak çerçeveliyor ama bu akışı yaratan koşullara (savaşlar, sivil kayıplar, silah ticareti, barış süreçlerinin yokluğu) tek bir referans bile yok. Eyalet düzeyinde dış politika yapılamaz, doğru. Ama Berlin, Almanya’nın başkenti ve diplomatik merkezi olarak barış, çatışma çözümü ve sivil koruma konusunda en azından bir pozisyon alabilir. Bu sessizlik, göçmen kökenli seçmene “sizin nereden geldiğiniz bizi ilgilendirmiyor, sadece buradaki varlığınızı yönetmek istiyoruz” mesajı veriyor.

Dördüncüsü: kapasite sorununu kabul etmek. Berlin’in kreş, okul ve konut sorunları çoğunlukla ideoloji fazlalığından değil kapasite yetersizliğinden kaynaklanıyor. Kreş yeri yok çünkü bina ve personel yok. Sınıflar kalabalık çünkü öğretmen açığı var. Kira artıyor çünkü konut arzı talebin gerisinde. Program bu sorunları piyasa mekanizmalarıyla çözmeyi öneriyor, bu meşru bir siyasi tercih. Ama kampanya dili, sorunun doğasını “ideoloji” olarak yanlış tanımlıyor ve bu yanlış tanımlama, çözüm önerilerinin de hedefi ıskalıyor gibi görünmesine yol açıyor. Bireysel yatırım hesabı (Startchancenkonto) orta vadede anlamlı olabilir, ama kreş yeri bekleyen bir aile bugün somut bir cevap arıyor.

Beşincisi: içerik ile söylem arasındaki uçurumu kapatmak. Türkçe plakat asıp Türkçe slogan kullanmak, ama programda o seçmenin somut sorunlarını karşılamamak, yüzeysel kapsayıcılıktır. Bu tür hamleler seçmeni kazanmak yerine daha da uzaklaştırıyor, çünkü “bizi kullanmaya çalışıyorlar ama sorunlarımızı görmüyorlar” algısını pekiştiriyor. Kapsayıcılık, eğer gerçekten isteniyorsa, dilde değil içerikte başlamalı.

Altıncısı: tek şablon yerine alana özgü teşhis. Altı farklı alana (eğitim, ekonomi, konut, bütçe, ulaşım, yönetim) aynı “daha az devlet” reçetesini yazmak, programı monoton ve öngörülebilir kılıyor. Eğitimde kapasite artışı, ekonomide deregülasyon, konutta hem arz hem talep tarafı müdahalesi, yönetimde dijitalleşme: her alan kendi teşhisini ve kendi reçetesini hak ediyor. Tek şablonlu program, partiyi “ne söyleyeceğini önceden bildiğiniz” bir aktöre dönüştürüyor ve bu da seçmen için bir değer kaybı.

Yedincisi: vaatlerle sonuçlar arasındaki uçurumu kapatmak. FDP’nin federal düzeydeki tarihi, tutulmayan vaatlerin bedelini gösteriyor. 2009’da vergi indirimi vaadiyle tarihinin en yüksek oyunu alan parti, dört yıl boyunca bu vaadi gerçekleştiremeyince 2013’te barajın altına düştü. 2021’de Ampel koalisyonuna girip Schuldenbremse’yi kırmızı çizgi ilan etti, sonra koalisyonu planlı biçimde terk ettiği ortaya çıkınca 2025’te tarihinin en kötü sonucunu aldı. Berlin düzeyinde de aynı risk var: program 110 sayfa dolusu vaat içeriyor ama bunların gerçekleştirilebilirliğine dair bir önceliklendirme veya zaman çizelgesi yok. Seçmen artık vaatlere değil sonuçlara bakıyor. Bu nedenle programın daha az vaat, daha çok somut ve ölçülebilir hedef içermesi gerekiyor.

Sekizincisi: demokrasinin eşit mesafe ilkesi. Bu belki de en temel nokta. Demokrasi, tanımı gereği herkese eşit mesafede durmayı gerektirir. Bir parti programı sadece belirli kesimlerin acısını, güvenliğini ve haklarını detaylandırıyorsa, diğerlerini ise ya görmezden geliyor ya da potansiyel tehdit olarak çerçeveliyorsa, bu demokrasi iddiasıyla çelişir. FDP “liberal” ve “özgürlükçü” kavramlarını kimlik olarak taşıyor. Bu kavramların ciddiye alınması, programın Berlin’in tüm sakinlerine, kökenlerine ve inançlarına bakılmaksızın, eşit düzeyde hitap etmesini gerektirir. Mevcut program bunu yapmıyor.

 Çeviri Boşluğu Değil, Görme Boşluğu

İlk bakışta FDP’nin asıl açığı bir “çeviri boşluğu” gibi görünüyor: doğru teşhisleri seçmenin günlük diline çevirememe sorunu. Ama tablo derinleştikçe meselenin bundan daha ciddi olduğu ortaya çıkıyor. Sorun sadece çeviri değil, görme meselesi.

FDP Berlin’in programı, şehrin nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan göçmen kökenli sakinlerin günlük deneyimlerini, ayrımcılık biçimlerini, güvenlik kaygılarını ve eşit muamele taleplerini görmüyor. Bir topluluğun korunması için detaylı bir paket sunarken diğerinin benzer sorunlarını yok sayıyor. “Religionsfreiheit” diyor ama bunu tek yönlü uyguluyor. Şiddeti bir dinin adıyla etiketlerken, aynı standardı başka dinlere uygulamıyor. Göçün sonuçlarını tartışırken nedenlerini, yani savaşları, sivil kayıpları, silah ticaretini görmezden geliyor.

Demokrasi, tanımı gereği herkese eşit mesafede durmayı gerektirir. Bir siyasi parti programı sadece belirli kesimlerin acısını, güvenliğini ve haklarını görüyorsa, bu bir tercih değil bir eksikliktir. Ve seçmen bu eksikliği sandıkta cezalandırıyor. FDP’nin yüzde 3-4 bandında sıkışmasının tek nedeni bu değil, ama görmezden gelinecek kadar küçük bir neden de değil.

Möllemann’dan bu yana değişmeyen şey şu: FDP, kendi doğrularını başkalarının anlayacağı bir dile dönüştürme konusunda hep bir tempo geriden geliyor. Ama asıl sorun tempodan daha derin: parti, Berlin’in tamamını görmeyi henüz öğrenemedi. Ve görmeyi öğrenemeyen bir parti, program değiştirse bile aynı kör noktalarla yazacaktır. Değişim, programdan önce bakış açısında başlamalı.

Ramazan Gezer