Almanya'daki Göçmenlerin Durumu

Almanya'daki Göçmenlerin Durumu

Almanya'daki Göçmenlerin Durumu

Almanya'daki Göçmenlerin Durumu

Antifasist Gençlik'in temeline inmeden önce Almanyada yasayan göçmenlerin her seyden önce yasam kosullarını kısaca ele alalım.
60'lı yıllarda o dönemdeki siyasetçiler ve firmalar göçmenlere Almanyada is verdiler.
Çoğu kırsal alanlardan gelmisti. Kendi vatanlarındaki büyüksehirlere bile yabancı olan bu insanlar kendilerini birden teknolojik yönden çok gelismis bir ülkede buldular. Onlar için dilini bilmedikleri bir ülkeydi, yasam biçimi, örf adetleri tamamen farklı. Yeni kültüre ayak uydurup kendilerini yabancılastırmaktan korkuyorlar. Almanyadaki kalıs süreleri gittikçe uzamasına rağmen kendi kendilerini burada geçici çalıstıklarına ve er yada geç vatanlarına geri döneceklerine ikna etmislerdi.
Diğer taraftan onlara sadece is ve alısveriste gerekecek kadar Almanca öğrenme imkanları verilmisti. Ziyaret edebilecekleri aynı memleketten aileler varsa, onlarla yurt özlemini paylasıp birlikte dindirmeye çalısıyorlar. Sehrin merkezinde ikamet etseler bile, yinede onlar için yabancı olan yeni kültürün dısında ya da kenarında yasıyorlar. Eski, Avrupalıların artık yasamadıkları semtlere tasınıyorlar ve orada eski yasam biçimlerini, kültürlerini, giyimlerini,yemeklerini, alıskanlıklarını vs. devam ettirdikleri bir dayansıma kuruyorlar. Kendi islettikleri kafelerde bulusuyorlar, çocuklarını Kuran kursuna gönderiyorlar ve camilerde birlikte ibadet ediyorlar.
Yeni toplum tarafından konuk isçi olarak algılandıkları ve onlara bu toplumun bir parçası oldukları hissi verilmediği için, yeni kültüre kapı aralayacak esneklik kalmıyor. Kendi kimliklerine daha da sıkı sarılıyorlar. Bilinçaltlarında yeni kültüre geçip kaybolmaktan korkuyorlar, bu yüzden kendi geleneklerine ve özellikle kendi dinlerine koruyucu zırh gibi sarılıyorlar.
Ayrıca yaklaık 30 yıldır Alman Toplumunun ayrımcılık ve dıslamaları ile basa çıkmak zorundalar. Reddedildiklerini açıkça hissediyorlar ve bir taraftan dil bilmedikleri için kendilerini koruyamıyorlar, diğer taraftan kendilerini korumakta istemiyorlar, çünkü Almanyadaki ikametlerini geçici olarak görüyorlar. Bu Alman sistemi ve is sisteminin parası hariç bütün kültürel etkilere karsı kendini kapatan bir edilgenliğe sebebiyet veriyor. Bu tutum güçlü bir savunmadır ve içdüsüel bir özgüvene karsılık gelir.
Almanyaya göç ettiklerinden beri süregelen bu toplum dısı davranıs psikolojik hastalıklara ve doğal olmayan davranıslara sebebiyet veriyor.

       Çocuklar ve Gençler

Almanyada yetisen bir gençte kimlik bunalımı daha sert ortaya çıkıyor.Bir tarafta "tutucu" ve geleneksel yasayan aile,diğer tarafta tamamen farklı dünya görüsleri ve çok sayıda cazip olanakların sunulduğu bir çevre. Genç bu çevreye girip imkanlarından faydalanmak ve üyesi olmak istiyor.
Bu noktada aile ile çatısma baslıyor. Ebeveynler çocuklarının yabancılastığını hissediyorlar. Çocuklar Avrupai müzik dinlemeye, Alman arkadasları gibi giyinmeye ve kendi dillerine git gide daha az vakıf olmaya baslıyorlar.
Ebeveynler çocuklarınındaki bu gelismeye umutsuzca maruz kalıyorlar, çünkü kendi kültürlerinde hapsolmuslar ve esnekliklerini kaybetmisler. Bu yüzden sık sık gözdağı vererek ve sıkı kontrol ederek çocuklarının kendilerine yabancılasmasına engel olmaya çalısıyorlar. Fakat gençleri ne etkiliyorlar, ne de denetleyebiliyorlar. Genç ne kadar çok baskıya maruz kalırsa, anne babasına o kadar çok direnç gösteriyor. Ama diğer taraftan çevrenin ve kurumların iğnelemeleri, asağılamaları, dıslamaları, ayrımcılıkları ve ırkçılıkları devam ediyor. Babaevinden ayrılmak istiyorlar ama tüm çabalarına rağmen çevre tarafından kabul görmüyorlar. Çevreleri ile bağlantı kurmak için yan giris denilen yerlerden giriyorlar. Onlara çoğu zaman okul kapıları kapalı olguğundan farklı girisler bulmaya çalısıyorlar. Mesela judo, karate, boks ve futbol gibi spor çesitlerinde sanslarını deniyorlar... Bu sadece basarı getirmiyor, aynı zamanda düsman çevreye karsı bir savunma da oluyor.
Bazıları Breakdance, disko dansı vb. yeteneklerini kanıtlayarak kabul görmeye çalısıyorlar. Kendilerini sadece arkadas çevrelerinde özgür ve güvende hissettikleri için, dayanısma ve kader birliği içine giriyorlar. Birlikte kimliklerini aile ve çevre arasında arıyorlar. Böylece kendilerine tutnabilecekleri ikisinin karısımı olan bir kimlik olusturuyorlar.
Yani ikinci ve üçüncü nesil ilk nesile göre daha ağır sartlarda mücadele ediyor. Maddi sorunları yok ama buna karsın daha ağır bir kimlik bunalımı ile karsı karsıya kalıyorlar. Ergenlik asamasını daha da fırtınalı bir sekilde yasıyorlar,ve nadiren bir çıkıs yolu buluyorlar. Ayrıca aileden ayrılmak zorunda kalıyorlar ve aynı zamanda iki toplum tarafındasnda kabul görmemenin ikilemini yasıyorlar. Berlinde 25 yas altı her 5 gençten biri göçmen. Büyük ölçüde Berlinde doğup büyüdükleri halde sosyallesmeleri açısından Alman arkadaslarından açıkça ayırt ediliyorlar. Bunun sebebi, yukarıda belirtilen sebeplerin yanı sıra, yasal yabancı statüsü ve bu statünün gençlerin çift kültürlülüğü için adil olmadığı gerçeğidir. Gençlerin Kreuzberg ve Wedding gibi semtlerde iyi bir okul eğitimi alma sansları çok az ve" yabancılar sınıfında" yeterince almanca öğrenemiyorlar. Bu yüzden bastan okul kariyerini engelleyen ve ilerideki meslek için kötü sartlar olusturan engeller konuyor önlerine. Bu ikilem isverenler ve öğretmenlerin ırkçı tutumları yüzünden daha da ağırlasıyor.

     İkinci ve Üçüncü Nesil Göçmenlerin Durumu

Kızların sosyallestirilmesi erkek çocuklarına nazaran çok daha zor. Bir taraftan Kürt ve Türk toplumundaki kadının rolünü ailelerinde öğreniyorlar, diğer taraftan okul ve isyerlerindeki Alman kadınlarının rolü ile yüzlestiriliyorlar.
Ailede özgürlükleri ciddi biçimde kısıtlanıyor. Ev islerine yardım etmei, kardeslerine bakmak, anne babaları ile akraba ziyaretine gitmek zorundalar vs. Tüm bos zamanları aile tarafından belirleniyor. Anne babaların kız çocuklarına karsı tutumları anne babaların küçük sosyal toplulukları tarafından belirleniyor. Kız çocuklarının onca kısıtlı hareket imkanlarından önce, kızları mesela bir kez dısarı çıkarsa baska insanlar ne düsünür, ne olur diye olmayacak seyler uydururlar önce! Ebeveynlerin kendi sosyal çevrelerinde, baska bir toplumda yasamalarına rağmen,dokumulmasını istmedikleri ve neredeyse tabulasmıs  değerleri ve standartları vardır.
Açıkça tanımlanmıs roller ve tabuların yanı sıra evlilik için en öncelikli yasak cinsel iliski yasağı."Demokrasi ailede büyür" trajikomedisinde anne babalar yönetici kontrol kuvveti rolünü oynuyorlar. Kız çocuklarına halkın değil, tutsakların rolü düsen bu kuvvetler ayrılığı kızın babaevinden kocaevine gidene kadar devam eder. Anne baba sınırsız gurur yasar, çünkü "kutsal görevlerini" yerine getirmislerdir.
Bu olaylar kızın aile dısındaki hayatına nasıl etki ediyor? Kızlar için mesela karsı konulması çok zor olan  namus ve seref gibi tabular kendi değer ve standartlarını olusturmada engeldir. Burada  söz konusu ikinci neslin okul, melseki eğitim, isyeri vb.yerlerde Alman gençlerle biraraya gelen gençlerdir. Bu bağlamda bütünlesme problemi öne çıkıyor ki, insanın aklına takılan kızların entegrasyon sorusu kendiliğinden ortadan kalkar, çünkü anne baba kızlarını her türlü aile dısı ortamdan uzak tutarlar. Anne babaların çocuklarını koruma zorunda olma yükümlülüğü, bir taraftan kızlarına güvenmediklerini gösteriyor, diğer taraftan bu güvensizlik bir kanıttır ki, anne babalar tabi oldukları sosyal çevrelerinin bir parçası olan bu yanlıs yetistirmenin farkındalar, kendi hatalarını görmek istemiyorlar da, göremiyorlar da. Sabit fikirlerinin etkisi altında kalmaya devam ediyorlar ve kızlar da iki ahlaklı değerler altında kimliklerini bulmaya çalısıyorlar.
Bu çalısmamızda nihai hedefimiz kadınları ve erkekleri kimlik gelisimlerinde desteklemek ve bu sebeple "Antifasist Haber Bültenimizde" kadınlar ve cinsiyet ayrımı hakkında makaleler yazmak. Grubumuzdaki bazı insanların cinsiyet ayrımcı davranıslarını ne yazık ki azaltamadık. Cinsiyet ayrımcılığı ve kadın dayanısması ile yoğun bir sekilde mesgul olan kadınların biraraya gelmesi, bizim grubumuz haricinde ne yazık ki mümkün olmamıstır. 
Göçmenler katlanıcı ve edilgen davranısları değistirmeliler ve bu çalısmamızla daha emin davranmalılar ki, Almanyanın "yabancı politikası"basarısızlığa uğrasın. Böylece "Alman Beyefendilere" büyük bir sürpriz hazirlayabilirdik, fakat ne yazık ki bunu basaramadık.
Göçmenlerin bu tür farkındalık süreci sağlıklı bir bütünlesme için olmazsa olmazdır, ama burada bütünlesmeyi tek yönlü düsünmek doğru olmaz. Bütünlesme daha çok esit yasal kosullar altında farklı sosyal grup ve topluluklar arasındaki karsılıklı ve çok yönlü alısveristir.
Resmi Alman bütünlesme politikası gerçek kavramın yarısını anlıyor. Biz siyasetçilere bütünlesmeye olan bakısımızı aktarmak istedik, bütünlesmeden anladıklarının ırkçı ve kabul edilemez olduğunu göstermek istedik.
Alman toplumunun ben merkezli yasayıs tarzından kurtulup, giderek ağırlasan hayat sartlarına karsı duyarlılık gelistirmesi gerekir. Siyasetçilerin yaptığı gibi bütün suçu göçmenlerde aramamaları ve onları günah keçisi yapmamalıdırlar, fakat giderek kötülesen hayat sartlarının sadece ve yalnız yanlıs politikadan kaynaklandığını görmelidirler. Göçmenler esit vatandas olarak tanınmalı ve esit haklarla donatılmalı ki, aynı durumda, esit seviyede ortak hak talepleri ve çıkarlarını temsil edebilsinler. "Bir demokraside her sey açıkça konusulabilir" sloganıyla Cumhuriyetçiler toplumda kabul gördüler.

Almanlar bunu kabul etmeli.
Fakat yaklasık 30 yıldır biz göçmenlerin hakları mecliste dikkate alınamıyor. Bu iktidar partileri tarafından engellendi ve engellenmeye devam ediyor. Çalısmamızın en önemli sebeplerinden biri bu. Göçmen haklarının sesi olmak ve sosyal süreçte katılım haklarını elde etmeleri sağlamak istiyoruz.

Alman Toplumunun Göç İle İliskisi

60'lı yıllarda göçmenler Almanyaya çalısmaya geldiklerine, Alman halkına göçmenlerin "Konuk isçi" oldukları ve Almanyanın ekonomik durumu rayına oturunca geldikleri ülkelere geri dönecekleri fikri empoze edildi. Bu anlayıstan 70'liyılların ortalarına kadar göçmenler için resmi olarak kullanılan ve hala bazı dar çevrelerde kullanılan konuk iscikavramını anlayabiliyoruz. Alman halkı medyanın ve siyaetçilerin etkisi altında kaldı. Bu hikayelere inandılar, çünkü belkide bu yalanlar islerine geliyordu.
Yurtdısından isci getirtmedeki asıl sebei isveren ile isci arasındaki güc dengesinde yatıyor. 1960 yılında yaklasık 1 milyon issiz olmasına rağmen,bu isci madeninden yararlanmak yerine yurtdısından ucuz isgücünü getirmeyi yeğlediler. Bununla isci poziyonunun isveren karsısında güçlenmesini kolaylastırmak ve böylece aynı zamanda Sosyal Demokrat Parti ve Alman Sendika Birliği'nin keyfekeder demokratik güçlerini kontrol altında tutmaktı.
Konuk isçi mantığına göre insanın aklına göçmenlerin, lazım olmadıklarında iade edilebilecekleri yada yenisi ile değistirilebilecekleri üretim makineleri geliyordu. Ama göçmenler makine değil insandır. Ailelerini memleketlerinde bıraktılar ve yeni çevrelerine yerlesince onları yanlarına aldılar. Bu gelisme medya ve siyasetçilerin anlatımlarında yer almıyordu ve Alman halkınada sürpriz oldu. 1972'deki petrol krizinden sonra göçmenlerin geri dönüsü ciddi ciddi düsünülmeye basladı. Medya, özellikle Springer yayınevinin BİLD yada Berliner Zeitung gibi sansasyon basını/ magazin basını göçmenlere karsı Alman toplumu ile göçmenler arasındaki çatısmaları körükleyen önyargılar olusturuyorlardı. Bu siyasetçilerin isine geliyordu,böylece medya basarılı olmus oldu.
Almanların çoğu geçmislerindeki tecrübelerinden dolayı 1980 yılına kadar yabancı düsmanlıklarını gösteremediler. 1980'den sonra Berlin Duvarına "Yabancılar Dısarı" veya "Türkler Dısarı" yazmaya basladılar. Hükümet 1982 ve 1984 arasında geri dönenlere/ geri dönmeye gönüllü olanlara ikramiye planları gelistirmeye basladı. Göçmenler bu ikramiye ile memleketlerinde is imkanı olusturabilirdi. Hükümet böylece gelecekteki zor durumlardan kurtulacaktı. Bu plan bazı az sayıda göçmen tarafından kabul gördü. Bu genis göçmen kitlelerinde karsılık bulmayınca, "Yabancılar Dısarı"sloganı daha güçlü bir sekilde haykırmaya baslandı. Ama Alman geçmisindeki tabular henüz yıkılmamıstı. Almanyanın insan haklarını koruyan "demokratik" bir  ülke olması görünüsü altında dönemin Alman Demokratik Cumhuriyetinden siyasi tutukluları satın alıp, bunların bir kısmını gerek görüldüğünde sağcı ve ırkçı kuruluslarda çalıstırdılar. 1989'daki seçimlere CUMHURİYETÇİLER'in katılımına izin verilmesiyle bu tabuların yıkılması imkanı doğdu. CUMHURİYETÇİLER seçim propagandalarında açıkça ırkçılığa vurgu yaptılar. Bütün "demokratik" güçler suskun ve pasif bir durus sergilediler. Kimse Almanyanın nereye gittiği konusunda endiselenmedi. "Bir demokraside herkez herseyi açıkça konusabilir" sloganıyla Cumhuriyetçiler toplumda kabul gördü.
Hükümetin yetersizlikleri ve hataları için açık suçlu, bir günah keçisi bulunmustu: göçmenler. Eskiden tabu olan birçok davranıs biçimini Cumhuriyetçiler normal hale getirdiler. Almanlar artık Alman olmanın ve Almanyanın geleceği hakkındaki endiselerini açıkça dillendirebilmeye  basladılar. Artık diğer partilerde Cumhuriyetçiler ile aynı fikirleri savunmaya basladılar- tabular kaybolmustu. Bu durum duvarın yıkılmasına kadar devam etti. Bundan sonra Almanyadaki durum yavasça Nazi Almanyasına doğru evrildi.
Duvarın 1989'daki yıkılmasıyla yeni bir evrensel güç dengesi ortaya çıktı ve böylece Almanayada yeni bir siyasi bakıs açısı açıldı. Biz solcular hızla vuku bulan gelismelerle mesgul olurken, diğer taraf Demokratik Almanya Cumhuriyeti vatandaslarını muz ile beslemekle mesguldür. Özgürlük sarkıları söyleyip Federal Almanyadaki "zengin kardesleri" ile birlik olmayı kutluyorlardı.
Göçmenler kısmen onlarla kutlamaya katılıyorlardı ve kısmende olayları dısarıdan sessizce gözlemliyorlardı. Siyasetçiler vatandaslarına parlak bir gelecek vaat ediyorlardı. Federal Almanyanın parlak görünümünden gözleri kamasmıs Demokratik Alman vatandasları onlara söylenen her seye inanıyorlardı.
Böylece Demokratik Alman Cumhuriyetinin sermayesinin batılı isverenler arasında nasıl paylastırılıp elkonulduğunu sessizce izlediler. Vatandasların bu karısık durumu, issizlikle yüzlestiklerinde son buldu. Demokratik Alman vatandasları eskiden gelecek ile ilgili endise etmeyi öğrenememislerdi, ve simdi iktidar susmaları ve dikkatlerinin dağılması için ellerine muz vermisti, onlar da öylece kalakaldılar. Eski Demokratik Alman Cumhuriyeti gençleri her seyi sorgulamaya basladılar: güvenli ve göz kamastırıcı gelecek ile ilgili yalanlar... Sonuç olarak çatısmalarla dolu ve bunalımlı bir süreç  basladı onlar için. Aynı zamanda iktidar halka bir oyun topu attı, çünkü hızlı bir refah sözünü tutamadı ve sağ ve ırkçı partilerin faaliyetlerine hem yeni hem eski eyaletlerde yesil ısık yaktı ki esas sorunlar unutulsun. 
Yeniden birlesmeden sonra bütün ırkçı saldırılar bu çerçevede ve Alman İstihbarat Örgütünün gözetimi altında gerçeklesti. Fasist kuklaları ile Almanyadaki günlük siyasi durumu belirliyorlardı.
Diğer taraftan bir Doğu Alman Trabant marka otomobili ile batıya gittiğinde Mersedes yada Ford kullanan koyu renk saçlı, esmer tenli ve koyu renk gözlü insanları görünce kıskanmaya baslıyordu. Fasistlerin kötü ekonomik durum ve bunun düzeltilmesi ile ilgili teorileri yeni eyaletlerin insanları tarafından yavas yavas onaylanıyor ve yabancı düsmanı tutumları hissediliyordu; halbuki birçoğu göçmenlerle ve mültecilerle hemen hemen hiç iletisime gecmemislerdi.  Ama çözüm onlara gümüs tepside sunuldu: ekonomik krizin gerçek sebeplerini arastırmak için çaba sarfetmeye ne gerek vardıki... Sonuçta medyanın tüm haberleri ve siyasetçilerin yeminleri herkesçe bilinen teoriyi onaylıyor. Buna göre yeni eyaletlerin vatandasları fasist partilere gittikçe daha yakınlasıyorlar ve sempatileri artıyor. "Yabancılar geldikleri ülkelere geri dönerlerse onların evleri ve isleri Almanlara kalacak fikri hakim olmustu. Böylece yeni eyaletlerin gençlerinin ideal gelecek inançları canlı tutulmaya çalısılıyordu. 
Soğuk savas döneminde NATO dünyadaki sol ve komünist cereyanları bir kasık suda boğacak strateji uyguluyordu. Böylece sözkonusu ülkelerde keza sol akımlara karsı faaliyet yürüten güçleri desteklemeye çalısıyorlardı. Milliyetçi ve fasist gruplarda besleyici zemin buldular. Polis, ordu ve istihbarat örgütlerinde seçilmis kisiler yetistiriliyordu. Bunlar iskence ve sorgulama metodu öğreniyorlardı. Sol akımı bölüp yok etmek, solcu kadroyave  bilimdamlarına hedef gözetip suikast düzenlemek için gerekli bilgilerle donatılıyorlardı. Özellikle 60'lı ve 70'li yıllarda solcu gruplara silah satmak sevilen bir metot idi. Böylece onları kendi aralarında bölüp, bir silah fetisizmi olusturuyorlardı. 
Her NATO üyesi ülkede böyle bir gizli yapı var. Örneğin Türkiyede "kontrgerilla", İtalyada "gladyo" gibi. Almanyada ise adını bilmiyoruz. Almanyadaki bu yapının amacı uzun vadede sosyal hakları önleyip muhalefeti zayıflatmak. Böylece tabanın görüslerini dikkate almadan iktidarı ve ekonomiyi elinde tutanların ilgilerine yönelik sartlar olusabilir. Bu durumu olusturmak için taktik, zeminde huzursuzluk yaratıp  güçlü bir el'in gelmesini bekleme arzusu olusturmak. 
Medeni hakların kısıtlanması için ilk adım yabancılar yasasını değistirmekti. Bunu yapmak nispeten kolay, çünkü demokratik muhalefet 30 yıldır bu yabancılar yasasına karsı tutarlı bir tutum sergilemedi. Bunun ardından değistirilen iltica yasası ile birlikte mültecilere ve mülteci yurtlarına saldırılar basladı. 
Hoyersweda kentinde vatandaslar mültecileri protesto edip onlara karsı yapılan saldırıları sevinçle karsılamıslardır. Dresden kentinde insanlar göçmenlere ve mültecilere karsı sokağa çıkmıslar ve bunu mütakiben Rostock kentinde mültecilere molotof kokteyllisaldırılar düzenlendi. Rostoktaki saldırılarda devlettevardı. Saldırılar bir hafta sürdü. Rostoktaki durumda devlet güçleri bilinçli olarak hareketsiz ve zayıf kaldı. Fakat fasist karsıtları Rostokta karsı eyleme basladıklarında devlet güçleri bu eylemi dağıtmak için büyük bir polis varlığı, polis panzerleri, tomalar, helikopterlerle hazır ve nazırdı. 
Devlet buradada,her zamanki gibi, sağcılara sağ gtözünü kapatıp, solculara sol gözünü sonuna kadar açmıtı. Bunun için en iyi örnek Demokratik Sosyalizm Partisidir. Devlet her anlamda PDS ile mücadele ediyor, çünkü güçlü bir sol muhalefet istemiyor.
Fasistler Rostokta 200 mülteciye saldırdığında etraftaki halk tarafından alkıslanmıslardı. Devlet bunu bir fırsat olarak kullanıp Sosyal Demokrat Parti seçmenlerinin tabanını mülteci yasasını değistirmeye ikna etmistir. Birkaç hafta sonra Federal Almanya Parlamentosunda mülteci yasası geçti ve aynı anda mültecilere ve onların konutlarına yapılan saldırılar hemen hemen durdu. 
Ülkenin "iç güvenliği" ile ilgili tartısmylaa oyunun ikinci bölümü baslıyor. Göçmenlere ve onların konutlarına saldırılar baslıyor-öncelikle Türkiyeden gelen göçmenler bundan etkileniyor. Mölln ve Solingen kentlerine uyuyan çocuklar ve kadınlar kundaklanarak öldürüldüler. Böylece bir tasla 3 kus vurulmus oluyor: birincisi yasaların çıkmasını hızlandırmak ve böylece polise sözde "devlet düsmanlarına" karsı  daha genis hareket alanı olusturmak. İkincisi göçmenleri korkutup geri dönmeleri düsündürmek. Üçüncüsü "tekne doldu" gibi tartısmalarla eski  Demokratik Alman Cumhuriyetinin varlığına engelsiz bir sekilde el koyamk için halkın dikkatini dağıtmak.
İsverenler muhalefete baskı uyguluyorlardı ve kanıt olarakta uluslararası pazarda rekabetin artmasını gösteriyorlardı. Artan enflasyona nispeten en az zamma razı oluyorlardı. Ama gerçekte varlıklarını büyütmek ve dünya pazarı pastasından mümkün olan en büyük payı almak istiyorlardı. Demokratik Almanya Cumhuriyetinin varlığını kolayca elde etmis isverenler demokratik güçleri, kazançlarını artırmak için sirketlerini yurtdısına tasımakla tehdit ediyorlardı, çünkü orada isgücü daha ucuzdu. Bu güçler tekrar suskunlasıp, zeminlerini kaybetmemeye odaklandılar.
Siyasetçiler sorunları yine çözemezken hatalarını gizlemeye çalısıyorlardı. Yani ilgili mekanizmaları harekete geçirip, dikkat çekmeden mevcut sosyal hakları azaltmak ve demokratik hakları değistirebilmek. Bu mekanizmalar halka tekrar oyun topu atıp oyalamaya yarıyordu.
Medyanın bilgi ve haberleri elestirel bir bilinç olmaksızın kabul ediliyordu. Bağımsız düsünce unutuldu bile. Hem senin yerine düsünen gazeteci ve siyasetçiler varken neden düsünesin ki. Avrupada refah sovenizmi yayılıyor. İnsanlar kendi refahlarını garanti altına almak için insan hakları hariç birçok haktan vaqzgeçebilirler. Bunun arkasında nispeten kolayca değistirilen yabancılar ve mülteciler yasası olduğu anlasılıyor. İste bu demokratik hakların kısıtlanması için atılmıs ilk basarlı adımdır.


Ercan Yasaroğlu