15 TEMMUZ İHANETİNİ BEN DE GÖRDÜM


Bu makale 2018-04-02 09:45:23 eklenmiş ve 344 kez görüntülenmiştir.
Arif Hazar

2016 yılında Televizyonculuk Akademisini okumak için Ankara’daydım. TRT’ den emekli haber sunucularının ve halen çalışanlarının ders verdiği özel bir akademide paralı öğrenim görmek için kayıt yaptırdığımda Ankara sakin ama soğuktu...              Temmuz ayında cehennem sıcaklığında bir ihanete şahit olacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu...               Ankara’nın soğuk ve yağışlı günlerini geride bıraktıkça Akademiye yürüyerek gidip geliyordum. Güzergahımda Bakanlıkların Ek binaları, Anadolu Ajansı, Genelkurmay Başkanlığı, Kuvvet Komutanlıkları, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Güvenpark, Kızılay Meydanı ve daha şimdilik hatırlayamadığım birçok yer vardı.                Ankara’da kaldığım yer bir sendikaya ait misafirhane idi. Bu misafirhane insanı, kendi evindeymiş gibi hissettiriyordu. Çalışanlarıyla kardeş gibiydik. Misafirhanenin başkanı ve sorumluları herşeyimizle ilgileniyordu. Bu misafirhanenin iki müdavimi vardı. Biri ben, diğeri de Milliyetçi Hareket Partisi Hatay Milletvekili Mehmet Necmettin Ahrazoğlu idi. İkimizin dışında misafirhaneye Türkiye’nin 81 vilayetinden insanlar gelip gidiyordu. Kimi Ankara’daki hastanelere tedavi için, kimi memurluk sınavı için, kimi Üniversiteye kayıt için, kimi Meclis’te milletvekillerini ziyaret için, kimi de özel işleri için buradaydı.               Bu misafirhaneye haftanın her günü yeni insanlar geliyordu. Ve bu insanlardan hergün farklı farklı hayat hikayeleri dinliyordum. Kimine üzülüyor kimine seviniyordum. Günlerim böyle geçiyordu...                Haftasonları misafirhanenin önünde gece geç saatlere kadar tartışmalı sohbetler ediyorduk. Sohbetlerimiz bir Türkiye klasiği olan siyasi konuları ihtiva ediyordu. Sohbetin bir tarafında ben, diğer tarafında  Hatay Milletvekili Mehmet Bey oluyordu. Diğer dinleyiciler arasıra fikir beyan etseler de genelde bizleri dinliyorlardı. Ben sohbet ettiğimiz meselelere Ak Parti penceresinden bakıyor ve olayları öyle yorumluyordum. Mehmet Bey ise doğal olarak kendi siyasi partisinin penceresinden bakıyordu. Ortak noktalarımız ayrı düştüğümüz konulardan fazlaydı. Sohbetlerimiz, tartışmalarımız nezih ve seviyeli bir ortamda geçiyordu...               Bundan sonra yazacaklarımın yer ve mekanlarını hatırlıyorum ama zaman kavramı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çünkü zaman durmuştu. Öyle uzun bir geceydi ki bitmek bilmiyordu. Yaşadığım olayları zaman açısından sıralamak o gecenin telaşı içinde neredeyse imkansız gibiydi.    15 Temmuz Cuma günü Kocatepe Camiin’de cuma namazını kıldıktan sonra yürüyerek Kamu Güvenliği Müsteşarlığı Binasının önünden İçişleri Bakanlığı tarafına geçtim. Oradan TBMM ile Jandarma Genel Komutanlığı arasından Genel Kurmay Başkanlığı’na doğru yürüdüm. Yol ayrımından Güvenpark’a doğru döndüm. Sol tarafımda Milli Savunma Bakanlığı, sağ tarafımda eski Başbakanlık, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndan misafirhaneye doğru devam ettim. Şimdiye kadar yazdıklarım gereksiz ayrıntı gibi görülebilir fakat saatler sonra ihanet bu mekanlarda yaşanacağı için buraların ne kadar sakin olduğunu darbeye dair gözle görülebilir hiçbir emarenin olmadığını belirtmek için yazdım. Sadece cuma gününün kalabalıklığı söz konusuydu. Misafirhaneye vardığımda biraz dinlendikten sonra yemek, çay, ders çalışma, kitap okuma, günlük basını takip etmek derken akşam oldu. Misafirhane haftasonları daha kalabalık oluyordu. Misafirhanenin önünde her haftasonu olduğu gibi bir yandan sohbet ediyor bir yandan çayımızı içiyorduk...                Hava sıcak ve gökyüzü açıktı. Sohbetimizin en hararetli yerinde savaş uçakları sohbetimizin seyrini değiştirdi... Önce hiçbir şey anlayamadık. Uçak turları devam ettikçe herkes olup bitenle ilgili mantıklı fikir üretmeye çalıştı. Uçakların gürültüsünden birbirimizi rahat duramıyorduk. Uçakların kulak patlatan sesleri seslerimizin yükselmesine sebep olmuştu. Ben olup biteni kendimce izah etmeye çalıştım ve dedim ki:              -Büyük bir ihtimalle Rusya Suriye’ye askeri mühimmat gönderiyor. Bizim savaş uçaklarımız da onları engellemek için inmeye zorluyor. Yoksa savaş uçaklarının durup dururken havada turlamalarının bir anlamı yok. Bu tezime karşılık Mehmet Bey dedi ki:             -Dediğin gibi olsa şimdiye kadar indirmişlerdi, bu işin içinde başka bir iş var...              Başka biri televizyonu açıp haber kanallarına bakalım dedi. Televizyonu açtık, haber sunucusu İstanbul Boğaz Köprüsünün tek yönlü olarak kapatıldığını ama nedenini bilmediğini belirtiyordu. Bu sırada Mehmet Bey’in cep telefonu çaldı. Mehmet Bey bir iki dakika telefonla konuştuktan sonra bana dönerek: “Arif Bey, Genel Başkan Yardımcısı aradı, MHP Genel Merkezinde toplanmamız gerektiğini söyledi, ben oraya gidiyorum.” dedi. Yolunuz açık olsun, inşallah kötü birşey yoktur diyerek onu yolcu ettik.    Mehmet Bey gittikten sonra ben ne yapabilirim diye düşünürken aklıma Genelkurmay Başkanlığı’nın önüne gitmek geldi. Çünkü bazı kritik gecelerde Genel Kurmay Başkanlığı’nın lambaları açıksa mutlaka önemli bir şey vardır diye bildiğim için, oraya gitmenin daha uygun olacağını düşündüm. Üzerimdeki spor elbiselerini dahi değiştirme gereği duymadan misafirhaneden ayrıldım. Gazi Mustafa Kemal bulvarından Kızılay’ a doğru yürümeye başladım. Anadolu Ajansının önüne vardığımda Ajansın bütün Işık’ları yanıyordu. Ajansın kapısında ve otoparkında hiçbir askeri araç yoktu. Fakat ajansın otoparkına arka arkaya sivil araçlar giriyordu. Büyük bir ihtimalle ajansın çalışanları çağrılmıştı. Yürümeye devam ettim. Maltepe köprüsüne varmadan resmî giyimli bir Polis memuruyla karşılaştım. Polis memuruna ne oluyor diye sorduğumda cevap olarak “Bir an önce evine git, sokağa çıkma yasağı var, darbe oluyor” dedi. Darbe kelimesini duyunca koşar adım Kızılay meydanına doğru devam ettim. Kızılay meydanına vardığımda onbeş yirmi kişilik bir grup kaygılı gözlerle meydanda gelişi güzel gezinip duruyordu... Güvenpark’ın içinden Genel Kurmay Başkanlığı’na doğru gitmek istedim. Birkaç adım ilerlemiştim ki bir Polis memuru önümü kesti: “Nereye gidiyorsun” diye sordu. TBMM’ ne gidiyorum dedim. Bu bölgeye girmeniz yasak dedi. Neden yasak diye sorduğumda : “Biz de bilmiyoruz öyle emir aldık, lütfen meşgul etmeyin geri gidin” dedi. Mecburen tekrar Kızılay meydanına geri döndüm. Buradaki kalabalık elli altmış kişiye çıkmıştı. Kalabalığın içinden iki kişi dikkatimi çekti. Biri altmış yaşının üstünde omuzunda Bayrak, “Erdoğan, Erdoğan” diyerek bağıran bir teyze, diğeri ise uzun boylu, saçları önden dökülmüş, telaş, korku, heyecan içinde bir o yana bir bu yana koşturan elli yaşlarında bir beyefendi... Önce yaşlı teyzeye vardım. “Teyze sakin ol, herşey yoluna girecek” dedim. “Oğlum sen Polis misin” dedi. “ Ne olur birşeyler yapın Erdoğan’a birşey  olmasın. Allah onu başımızdan almasın” diye dua etti. “Dua etmen üzülmenden daha hayırlıdır” diyerek yanından ayrıldım. Dikkatimi çeken ikinci şahsa doğru yürüdüm. Ona da beyefendi sakin olun deyince kendisini Çankaya Ak Parti İlçe teşkilatından olduğunu belirtti. Kendisine dedim ki: “Telefonla ulaşabileceğiniz ne kadar insan varsa çağırın buraya gelsin” O, telefonuna davrandığında yanından ayrıldım. Ayrılmamla Sıhhiye yönünden Çankaya’ya doğru ilk tankın geldiğini gördüm. Tank yaklaştıkça nasıl bir gece yaşayacağımızın ilk işaretini tankın, namlusuna taktığı Polis arabasından anladım. Daha önce benim Genel Kurmay’a gitmemi engelleyen polisler bu görüntüyü görünce yoldaki TOMA’larını ve araçlarını çekerek kayıplara karıştılar. Tanklar belli aralıklarla arka arkaya geliyordu. İkinci Tank, yolun sağındaki birkaç aracı ezerek yukarı doğru gitti. Bu arada meydandaki kalabalık beşyüz kişiyi bulmuştu. Bir diğer Tank aşağıdan gelirken yolu Çankaya Belediyesi yazılı çöp kamyonu tarafından kapatıldı. Kamyonun şoförü Tanktan gelen tehditlere aldırmadan yolu açmadı. Tank kaldırımın üzerinden karşı yönden gelen yola girdi. Tekrar manevra yaparak Meclis’e doğru gitmeye başladı. Tam bu sırada belki de gecenin ilk kahramanlığı yaşandı. Vatandaşın biri (eşkali bende saklı) belinden çıkardığı tabancayla Tanka ateş etmeye başladı. Ateş açılan tankın üst kapağı açıldı, asker elbisesine bürünmüş bir hain, gelişigüzel havaya ateş etti. Birkaç şarjör boşaltan hain, seyir halindeki tankla birlikte gözden kayboldu. Sonraki tankların geçişini engellemek için Ankara Büyükşehir Belediyesinin Kızılay meydanında birkaç ton ağırlığındaki çiçek saksılarını yolun içine çektik ama tankların geçişini önleyemedik. Bu kargaşa içerisinde resmî giyimli, çelik yelekli, kısa boylu bir Polis memuru, meydandaki kalabalığın duyacağı bir şekilde bağırmaya başladı. “Genel Kurmay Başkanlığı’nı sardılar. Oraya doğru yürüyün, kim ne derse desin dinlemeyin. Fetöcü hainler darbe yapıyor, herkes elinden geleni yapsın”. Bu çağrının üzerine dediği gibi yaptık. Kızılay meydanından Yargıtay binasının olduğu taraftan yukarı doğru yürüdük. Sayımız bini aşmıştı. İçişleri Bakanlığı’nın önüne geldiğimizde beyaz renkli, kapalı bir minibüs (transport) kaldırımın üzerine çıktı ve kapılarını açtı. Tamamı sivil polislerden oluşan beş altı Polis , silah ve mermi dağıtmaya başladı. Ben de almak için sıraya girdim. Sıra bana geldiğinde kimlik sordular. Önce normal kimlik soruyorlar sandım. Dedim ki hiçbir şey üzerimde yok, gördüğünüz gibi spor giyimiyliyim. İçlerinden biri normal kimlik değil Polis kartını soruyoruz dedi. Polis değilim deyince o zaman silah veremeyiz dediler. Silah almak için ikna edici birkaç cümle kurmaya çalıştım. Minibüsün içinden bir ses “Olmaz dedi kardeşim git ne yapacaksan silahsız yap...” Bizi Kızılay meydanından Genel Kurmay Başkanlığına doğru yönlendiren Polis memuru tekrar göründü. Bu kez Polis arkadaşlarını motive ediyordu. Bu oyalanmadan dolayı Genel Kurmaya yürüyen kalabalıktan kopmuştum. Koşar adımlarla yola devam ettim. Emniyet Genel  Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığının önünden geçerken herhangi bir olağandışı durum görmedim. Hiçbirinde hareketlilik yada darbeciler tarafından el koyma durumu yoktu. TBMM, Genel Kurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının kesiştiği meydanda durum farklıydı. Genel Kurmay Başkanlığı tanklarla abluka altına alınmıştı. TBMM’nin Dikmen Kapısı da darbeciler tarafından yıkılmış, Halkla darbeciler arasında kargaşa hakimdi. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığında benim gördüğüm zaman diliminde herhangi bir olay yoktu.  Toplanan kalabalık tekbirler getiriyor ve Recep Tayyip Erdoğan lehine sloganlar atıyordu. Diğer yandan da Fetöcü hainlere küfürler ediyordu. Ayrıca Genel Kurmay Başkanlığını ablukaya alan tankları ele geçirmek için gayret sarfediyorlardı... Konuştukları Türkçe ve verdikleri taktiklerden anladığım kadarıyla sivil giyimli büyük bir ihtimalle emekli subaylar da halkı motive ediyordu... Genel Kurmay Başkanlığının iç kısmındaki bahçesine ışıkları söndürülmüş Helikopterler kalkıp iniyordu. Ve yine ışıkları söndürülmüş Helikopterler üzerimizde tur atıyordu... İlerleyen dakikalarda kalabalık arttıkça ihanet çetesi korkudan kuduruyor, savaş uçaklarını üzerimizden daha alçak seviyede uçuruyorlardı. Beş dakikalık aralıklarla kırk elli metrelik yükseklikteki bu uçuşların kulakları sağır eden sesleri insanlarda korku ve kaçışmalara sebep oluyordu...               Gecenin telaşı içinde bir yandan da yurt içinden ve yurt dışından gelen telefonlara olup biteni aktarıyordum. Bu telefon konuşmalarımın iki tanesi ölmemi yada yaralanmamı önledi. Telefondaki konuşmaları duymak için kalabalıktan tenhaya çıktığım iki seferde bulunduğum yerde tankların manevraları sonrası şehit olan insanlar oldu. Detaylara girmek belki şehit yakınlarının yarasını kanatacaktır. Ama üstünkörü geçmek de yaşadıklarımızın vehametini anlatmaya yetmeyecektir... İkiyüzelliye yakın şehit verdiğimiz o gecede herbiri iyileşmeyecek acı hatıralar bıraktı hatıralarımızda...                Meclis’in Genel Kurmay tarafındaki köşesinde olan kalabalığa, Işık’ları sönük Helikopterden ateş açıldı. Mermiler hem ölüm saçıyor hem de izli oldukları için gittiği yönler anlık aydınlanıyordu.                Genel Kurmayla Kuvvet Komutanlıkları arasındaki alt geçit yaklaşık olarak dört beş metre yüksekliğindeydi. Genel Kurmay Başkanlığını ablukaya alan tanklardan birinin manevrası sonucu sayısını tam olarak hatırlayamadığım insanlar bu alt geçitten aşağı atıldılar. Bu kardeşlerimizin hepsi olay yerinde şehit oldu. Bayraklarla üzerlerini örttüğümüzde kanları alt geçide doğru akıyordu. Toprak parçasını kutsal kılan kan işte buydu. Televizyon ve basını takip etme imkanımız olmadığı için devlet büyüklerinin akıbetlerini bilmiyorduk. İnsanlar arasında o kadar çok bilgi kirliliği vardı ki insanın idrak yeteneğini kaybetmemesi elde değildi.                 Korkunç bir ses, alev topu olup umutların tam ortasına düştü. Millet iradesinin tecelli ettiği yer olan TBMM’sini bombaladı. Ruhla bedeni anlık da olsa birbirinden ayıran bu dehşet verici bombalama olayı aslında ihanet çetesinin son çırpınışıymış. Başaramayacaklarını anlayınca vahşetlerini zirveye çıkartmak için canavarlaşmışlar, akla gelebilecek her kötülüğe başvurmuşlar. Bombalamadan sonra ihanet çetesi tamamen çözülmeye başladı. Genel Kurmay Başkanlığından çıkan askerler polise teslim oluyordu. Polisler ihanete müdahalede artık etkin rol oynamaya başladı. Özellikle sivil giyimli, özel harekat polislerinin gelişi, insanlarda psikolojik rahatlama meydana getirdi. Bazı insanlar Genel Kurmay binasının içine girdi. Sabaha doğru polisler, Genel Kurmay’ın etrafını tamamen kontrol altına aldı. İnsanları bölgeden tamamen uzaklaştırdı...              TBMM’nin bombalanan yerlerini görmek için olay yerine gittim. Polisin güvenlik şeridini aşarak karşılaştığım manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Meclis’in Dikmen girişi tarafında devasa bir çukur açılmıştı. Meclis’in duvarlarının bir kısmı çökmüş, camlar tamamıyla kırılmıştı. Gezinirken gözüme birşeyler ilişti. Elime aldığımda anladım ne olduğunu. Gece Meclis’i bombalayan bombanın şarampnel parçalarıydı. İki parçayı montumun cebine koydum. Tarihi nitelikteki bu deliller hala bende saklı. Birgün Meclis’te bu ihaneti anlatan bir müze açılırsa hediye etmeyi düşünüyorum... İşin bir diğer acı yönü ise Meclis’in camisi de bu vahşetten nasibini almıştı. Camiinin içindeki cam kırıkları ve düşen duvar parçalarını toplamak da bana nasip oldu...               Meclis’ten ayrılıp bu ihaneti gerçekleştirmek isteyen tankların güzergahını görmek istedim. Yanımda iki arkadaşla birlikte Necatibey Cadde’sinden Gençlik Caddesi’ne, ordan Anadolu Meydan’ına (Tandoğan Meydanı) geldik. Yolda gördüğüm manzara korkunç gecenin izlerini taşıyordu. Güzergah boyunca park halindeki hemen hemen her araç ya ezilmiş yada hasar görmüştü. Benim misafirhaneye varmamla birlikte misafirhanedeki sayımız tamam olmuştu...               Uyku ve açlık hissi yaşamadığım o ana kadar birden uyku bastı, bir o kadar da açlık...                İlk uykum iki saat oldu. Sonraki bir haftada uykularım günlük üç dört saati geçmedi...                Sabahları erkenden Çankaya Belediyesi’nin çöp toplama arabalarının çıkardığı gürültü, insanları pencerelere döküyordu. Sesin çöp arabasından geldiğini gören insanlar rahatlayarak geri dönüyorlardı. Cumartesi gününün akşamı Mehmet Bey’le karşılaştığımızda birbirimize sadece geçmiş olsun diyebildik...                Sonraki günler sohbetlerimiz hep bu ihanet üzerine oldu...Gördüklerimin ve yaşadıklarımın hemen hemen hepsini yazdım. Çok az bir kısmı bende saklı. Yaptıklarım ise vatana feda olsun...Demokrasi nöbetleri ile devam eden süreç Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesindeki final mitingiyle sonlandı. Allah’ım bizleri vatanımızla imtihan etme. AMİN SON.
Diğer yazıları...
Android apk indir

Yazarlar

Döviz Kurları

  ALIS SATIS
$ USD 4.7207 4.7292
€ EURO 5.5240 5.5339
Arşiv Arama
- -
Medya.Berlin | Haber, Gündem, Video-Röportaj, Spor
© Copyright 2018 Medya.Berlin. Tüm hakları saklıdır.
Anadolu Ajans ABONESİDİR.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Spor Haberleri
Futbol Haberleri
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
AKP Haberleri
MHP Haberleri
CHP Haberleri
Genel Siyaset
ÖNEMLİ
Dışişleri Bakanlığı
Berlin Basin Müşavirliği
Berlin Büyükelçiliği
A.Ö.L.
DÜNYA
Almanya Gündem
Berlin Gündem
Avrupa Gündem
Türkiye Gündem